Rekabet Dergisi 2014, Cilt 15, sayfa 59-87 (www.rekabet.gov.tr)
ÖZ
Türkiye, piyasa ekonomisi prensibine dayalı ekonomik bir sisteme sahiptir. Türkiye’de hukuki reformların en önemli sebebi 1995’te Avrupa Birliği ile Türkiye arasında gerçekleşen Gümrük Birliğidir. Günümüzde Türkiye, serbest ve dürüst rekabetin düzenlenmesi için gerekli hukuki alt yapısını esas itibarıyla tamamlamıştır. Türk hukukunda rekabete ilişkin hükümlerin mehazı AB hukukudur. Ayrıca bu hükümlerin uygulamasında AB hukukunun ölçütleri de dikkate alınmaktadır. Rekabet hukuku ve haksız rekabet hukukunun, piyasada serbest ve dürüst, bir diğer ifade ile bozulmamış bir rekabetin sağlanması amacına hizmet ettiği kabul edilmektedir. Türk hukukunda özellikle de piyasa aktörleri tarafından rekabet hukuku ile haksız rekabet hukuku sık sık birbirine karıştırılmaktadır. Piyasa düzeninde serbestlik ve iktisadi faaliyetlerde dürüstlüğün korunması ve sağlanması amacıyla piyasada gerçekleşen ihlâllere karşı kamu ve tüm katılımcıların yararına rekabetin korunmasını temin için, rekabet hukuku ile haksız rekabet hukukunun birbirini tamamladığının kabulü doğru bir yaklaşım olacaktır. Zira sadece meşru sınırlar içinde gerçekleştiği takdirde bir rekabet
serbestîsinden bahsetmek mümkün olabilecektir.
Anahtar Kelimeler: Türkiye, Piyasa Ekonomisi, Rekabet Hukuku, Haksız Rekabet Hukuku, Bozulmamış Rekabet
Abstract
Turkey’s economic system has been built upon market economy. The most important reason for legal reforms in Turkey is the Customs Union that has been realized with the European Union in 1995. Turkey has, by now, in principle, completed the legal infrastructure to attain free and fair competition. The competition rules in Turkish Law is based on the EU Law. Consequently, EU Law criteria are taken
into consideration in the application of the rules. It has been acknowledged that competition law and unfair competition law serve the purpose of attainment of free and fair, in other words, undistorted competition in the market. In Turkish law, competition law and unfair competition law are often confused with each other,
especially by market actors. It would be accurate to deduce that competition law and unfair competition law are complementary to each other in realizing and ensuring the protection of freedom in the market and fairness in economic activities, in order to protect competition against infringements, to the benefit of State and all participants. It would only be possible to speak of freedom of competition as long as it is realized within legal borders.
Keywords: Turkey, Market Economy, Competition Law, Unfair Competition Law, Undistorted Competition
http://www.rekabet.gov.tr/File/?path=ROOT%2f1%2fDocuments%2fHaber%2fhaberyeni%2fdergi%2fRekabet+Dergisi+2014+Nisan_No15(2).pdf
23 Ocak 2015 Cuma
28 Aralık 2014 Pazar
FİKRİ MÜLKİYET HAKLARI VE SINIRLAMALARDA KANUNİLİK İLKESİ
Kullanılmayan Marka İptal Edilebilir, Hükümsüzlük ise Anayasa'ya Aykırı - Şimdilik....
Marka Hakkının Hükümsüzlüğüne ilişkin MarkaKHK m. 42/1/c hükmünün Anayasa'ya aykırılığı sebebiyle iptaline ilişkin Anayasa Mahkemesi'nin gerekçeli kararın aşağıdaki linkten ulaşmak mümkündür. Aslında yeni bir tartışma da başlayabilir. Zira Anayasa Mahkemesi başvurudaki ayrıntıları tam anlamamış gibi. Öyle bir gerekçe yazmış ki sonucu fikri mülkiyet hukuku açısından temel bir tartışmaya yol açacak niteliktedir. Hükmü Anayasa m. 91/1. fıkrasına aykırı bulan Anayasa Mahkemesi, Anayasa m. 35'de düzenlenen mülkiyet hakkının kamu yararı amacıyla ancak kanunla sınırlanabileceğinden hareket etmiştir. Bu durumda fikri mülkiyet hakkını düzenleyen Kanun Hükmünde Kararnamelerin tamamında yer alan ve mülkiyet hakkını sınırlandıran her sınırlama kanunilik şartına uymadığı için Anayasa m. 91/1'e aykırılık teşkil edecektir. Misal olarak MarkaKHK m. 14 gereğince kullanılmayan markaların iptali hükmü de mülkiyet hakkını sınırlandıran ama kanunilik ilkesi şartına uymayan bir hüküm olup Anayasaya aykırılık teşkil edecektir:
http://www.kararlaryeni.anayasa.gov.tr/Karar/Content/4053188c-38cb-4e47-9d26-7996ac7523aa?excludeGerekce=False&wordsOnly=False
7 Ekim 2014 Salı
KOOPERATİF YÖNETİCİLERİNİN GÖREVDEN ALINMASI VE KOOPERATİFLERDE DENETİM SORUNU
Hamdi PINAR
ÖZET
Türkiye’de günümüzde faaliyet gösteren 26 ayrı türde 84.232
kooperatif bulunmakta olup, bunların ortak sayıları toplamı ise 8.109.225’tir. Türkiye’de bulunan
kooperatiflerin büyük bölümünü konut yapı kooperatifleri ve tarımsal alandaki
kooperatiflerden oluşmaktadır. Kooperatifler alanında 1163 sayılı Kooperatifler
Kanunu (KoopK) dışında 1581 sayılı Tarım Kredi Kooperatifleri ve Birlikleri
Kanun (TarKKoopB-Kanunu) ile 4572 sayılı Tarım Satış Kooperatif ve Birlikleri Hakkında Kanun
yürürlüktedir. Türk Ticaret Kanununa göre kooperatifler aynı zamanda bir
ticaret şirketidir. KoopK’da yönetim kurulu üyeliğinin kazanılması ve
yitirilmesine ilişkin toplu ve düzenli hükümler bulunmamaktadır. KoopK m. 90
kapsamında ilgili bakanlıklara, kooperatifler ve üst örgütler ile bunların
iştiraklerinin yönetim kurulu üyeleri ile üst düzey yöneticilerinin
görevlerine, kanunda belirtilen şartların varlığı halinde, tedbir amaçlı son
verilebilme yetkisi verilmiştir (KoopK m. 90/3). Çalışma kapsamında yöneticilerin görevden
alınması ve bununla bağlantılı olarak kooperatiflerde teftiş ve denetim konusu
öncelikle genel nitelikteki KoopK ve devamında özel nitelikteki kanuni
düzenleme olan TarKKoopB-Kanunu hükümleri çerçevesinde incelenecektir.
Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 2014'de yayımlanan makalenin tam metni için bkz.
http://webftp.gazi.edu.tr/hukuk/dergi/18_2_5.pdf
http://webftp.gazi.edu.tr/hukuk/dergi/18_2_5.pdf
13 Eylül 2014 Cumartesi
Telif Hakları ve Kütüphaneler İçin Yeni Dönem
Avrupa Birliği Adalet Divanı, 11 Eylül 2014 tarihli kararı ile üye ülkelerin hukuken, kütüphane bünyesinde yer alan eserleri, dijital ortama aktararak okuyucuların yararlanmasını sağlamalarının telif hakkını ihlâl etmeyeceğine ilişkin olarak düzenleme yapabileceklerine karar verdi. Ancak bu dijital ortamın okuyucular tarafından çoğaltmaya (USB-Bellek vs.) yarayan yollara açık olmaması gerekiyor. (Ayrıntılı bilgiyi daha sonra buradan yazacağız).
http://curia.europa.eu/juris/document/document.jsf?doclang=EN&text=&pageIndex=0&part=1&mode=lst&docid=157511&occ=first&dir=&cid=137043
http://curia.europa.eu/juris/document/document.jsf?doclang=EN&text=&pageIndex=0&part=1&mode=lst&docid=157511&occ=first&dir=&cid=137043
12 Haziran 2014 Perşembe
INTEL'e 1.06 milyar EURO Para Cezası
Hakim durumu kötüye kullanma sebebiyle AB Komisyonu tarafından 2009'da INTEL'e kesilen 1.06 milyar Euro para cezasına ilişkin mahkeme süreci de tamamlandı. 12.6.2014 tarihli kararı ile AB İlk Derece Mahkemesi de işletim sistemi pazarında hâkim durumda olan INTEL'in bu durumunu 2002-2007 arasında kötüye kullandığını kabul ederek verilen bu para cezasını onayladı (T-286/09). Olayda INTEL'in rakibi olan Advanced Micro Devices, Inc. (AMD) karşısında işletim sistemi pazarının %70'ine sahip ve diğer unsurlarla birlikte hakim durumda olduğu tespit edilmiştir. ABAD, INTEL tarafından bilgisayar üreticileri olan şirketlerin (Dell, Lenova, HP, NEC) ürettikleri bilgisayarlarında sadece x86 işletim sistemini kullanmaları ve Media-Satrun teknoloji mağazalarında da sadece intel x86 işletim sistemli bilgisayarları satmaları karşılığında indirim uygulamasını hakim durumun kötüye kullanılması olarak değerlendirmiştir. Bu olayda özellikle hakim durumdaki bir şirket tarafından sağlanan böylesi bir indirim, rakipleri "dışlayıcı indirim" (Exklusivitätsrabatte, exclusivity rebates) olarak adlandırılmaktadır. İstisnai durumlar hariç, bu tür indirimler finansal avantajlar sağlayan iktisadi bir karşılık olmayıp, bilakis alıcıların (intelin müşterisi olan şikretler) serbestçe karar vermelerini imkansız kılmakta veya zorlaştırmaktadır. Ayrıca diğer işletim sistemi üreticisi olan şirketlerin (AMG gibi) de pazara girişini engellemektedir. Objektif bir meşru sebep olmadığı takdirde böylesi dışlayıcı indirimler, hâkim durumun kötüye kullanılması olarak değerlendirilmektedir. Dolayısıyla hâkim durumdaki bir şirket tarafından dışlayıcı indirim uygulaması rekabeti sınırlayıcı ve rakibi pazardan çıkarmaya uygun bir tarzdır. Bundan dolayı dışlayıcı uygulamanın rekabeti sınırladığına ilişkin olarak her bir somut olayın şartlarıyla ispatlamaya gerek olmadığı belirtilmiştir. Bu karara karşı itiraz süreci ABAD nezdinde devam etmektedir.
5 Haziran 2014 Perşembe
KARTELCİLERİN BAŞI DAHA ÇOK AĞRIYACAK
Avrupa Birliği Adalet Divanı 5.6.2014 tarihinde rekabet hukuku açısından önemli bir karar verdi. Kartel sebebiyle doğruda zarara uğrayanların tazminat talepleri bilinen bir husustu. Ancak bu kararla, doğrudan kartel içinde olmayan bir şirketten alınan ürünler sebebiyle uğranılan zararın, hiçbir şekilde sözleşme ilişkisinin olmadığı kartelci şirketlerden talep edilmesi söz konusudur. Burada önemli olan husus, tazmini talep edilen zarar ile kartel sebebiyle piyasadaki fiyat yükselmesi arasındaki ilişkinin varlığının ispat edilebilmesidir.
Somut olayda, daha önce kartel anlaşmasından dolayı 2007'de rekor düzeyde, yani 992milyon Euro ceza verilen asansör ve döner merdiven üreticileri olan Kone, Otis, Schindler ve ThyssenKrupp şirketleri söz konusudur. Avusturya Demiryollarının bağlı (yavru) şirketi, başka bir üçüncü şirketten aldığı asansörler ve yürüyen merdivenler için uğradığı zararı kartel anlaşmasının tarafı olan bu şirketlerden tazminat olarak talep etmektedir.
Basın açıklamasına aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz.
http://curia.europa.eu/jcms/upload/docs/application/pdf/2014-06/cp140079en.pdf
ABAD’ın 05.6.2014 tarih ve C-557/12 sayılı Kone/ÖBB kararının tam metni için bkz.:
http://curia.europa.eu/juris/document/document.jsf?doclang=EN&text=Kone&pageIndex=1&part=1&mode=req&docid=153312&occ=first&dir=&cid=505177#ctx1
5 Mart 2014 Çarşamba
GÜMRÜK BİRLİĞİ - YENİDEN MÜZAKERE EDİLİRKEN BİLGİLENME DİLEĞİYLE...
Güncel haberlere göre Türkiye, AB ile olan Gümrük Birliğini yeniden gözden geçiriyormuş. Bu konuda uzun zamandır çalıştığımız için bir kaç söz söylemek hakkımız. AB ile müzakerelerde Türkiye -maalesef- çok yetersiz kalıyor. Bunun sebebi, özellikle AB hukuku konusunda bilgi birikimi yeterli olmayan kişiler tarafından müzakerelerin yürütülüyor olmasıdır. Bunun sonucu olarak AB'nin her dediği sorgulanmadan kabul ediliyor. Yani müzakereden ziyade AB tarafından verilen talimatlarla alt yapı bizim bürokratlarca hazırlanıyor ve daha sonra da bu kişilerce siyasetçilerimiz ikna edilerek süreç tamamlanıyor. Bu konularda sorumluluk elbette siyasetçilerin üzerindedir. Ancak siyasetçi bu işlerin mutfağında değildir. Yani işin ayrıntısını bilmez ve iş bittikten sonra sürece dahil olur. Kimse kimseyi kandırmaya çalışmasın. Bunun en son örneği AB ile yapılan Geri Kabul Anlaşması'dır. AB bürokrasisi bu konuları iyi bilir. Nitekim AB, seçim sürecindeki Türkiye'nin içinde bulunduğu sıkıntılı pozisyonu ve ilgili Bakanın sayılı günlerini çok iyi kullandı. Bağış, AB ve Dış İşleri Bakanlığının başarılı (!) bürokrasisi de Başbakanı ikna ederek -ona doğru bilgi verip vermediklerinden emin değilim-Türkiye için mali ve sosyal külfetinin hesap dahi edilemeyeceği büyük bir yükün altına girmemizi sağladılar.
Doğru tercümesini dahi beceremediğimiz 1/95 sayılı Ortaklık Konseyi Kararı ile Gümrük Birliği sürecini başlatmıştık, şimdi gözden geçireceğiz, hadi kolay gelsin diyelim....
RADİKAL'deki yazımıza aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz:
http://www.radikal.com.tr/radikal.aspx?atype=haberyazdir&articleid=886311
3 Ocak 2014 Cuma
ÖZEN YÜKÜMLÜLÜĞÜ VE TEDBİRLİ YÖNETİCİ ÖLÇÜTÜ
ÖZEN YÜKÜMLÜLÜĞÜ VE TEDBİRLİ YÖNETİCİ ÖLÇÜTÜ
Bilkent Üniversitesi Hukuk Fakültesi tarafından düzenlenen "Anonim ve Limited Ortaklık Yöneticilerinin Sorumluluğu" başlığı altında 02.10.2012 tarihinde yapılan sempozyum konuşmam (metin yayımlanmak üzere hazırlanmaktadır):
II. Oturum videosu: 11.dakikadan itibaren....
http://video.bilkent.edu.tr/series_listing.php?category=3&lang=tr&series_id=44
Bilkent Üniversitesi Hukuk Fakültesi tarafından düzenlenen "Anonim ve Limited Ortaklık Yöneticilerinin Sorumluluğu" başlığı altında 02.10.2012 tarihinde yapılan sempozyum konuşmam (metin yayımlanmak üzere hazırlanmaktadır):
II. Oturum videosu: 11.dakikadan itibaren....
http://video.bilkent.edu.tr/series_listing.php?category=3&lang=tr&series_id=44
16 Aralık 2013 Pazartesi
Geri Kabul Anlaşması Türkiye’yi AB’ye Tam Üyelikten Uzaklaştırır
Yrd. Doç. Dr. Hamdi PINAR, LL.M.
16 Aralık 2013 tarihi Türkiye’nin AB üyeliğinden uzaklaştırıldığının
başlangıcı olacaktır. Zira AB, tam üyelik karşılığında Türkiye ile yapabileceği
bir anlaşmayı ve üstelik ciddi malî külfetleri üzerine alarak gerçekleştireceği
bir süreci çok kolay bir şekilde elde etmiştir. Bunun için belli hazırlıklar
yapılmıştır elbette. Öncelikle Türkiye’nin haklarımıza sahip çıkmaması sağlanarak Avrupa
Birliği ile Türkiye arasındaki Ortaklık ilişkisinin 50 yıllık tarihi seyrini
değiştirecek nitelikte olan Demirkan davası sonuçlanması sağlanmıştır. Demirkan kararıyla ABAD, hukuk temeli bir karar vermekten uzaklaşmış, adete
kendine güveni bir çırpıda çöpe atabilmiş, 60’a yakın kararı yok saymıştır. Bu
karara sessiz kalan Türkiye, AB nezdindeki vatandaşlarının haklarını, yani işçilerin
ve hizmetin serbest dolaşımını gerçekleştirmeyi bir kenara bırakmıştır.
AB’nin
ekonomik krizden çıkmak için Türk turistlere kapıyı açmayı düşündüğü
bilinmektedir. Hatta bu yöndeki tavsiyeler sık sık gazetelerde yazılmaktadır. Ama haklarını ve buna nasıl sahip çıkmasını bilmeyen bir Türkiye’yi
karşısından bulan AB, 3,5 yıla yayan bir süreci de önüne koyarak AB’nin en
büyük sorunu olan mülteci sorunu karşılığı Türk turistler için vize muafiyeti
vermeyi taahhüt etmiştir. Üstelik bu süreç tamamlanır ve AB'nin de keyfi isterse bugünkü
yeşil pasaportlular gibi turist olarak Türk vatandaşları AB’ye gidebilmesinin dışında başka bir hak elde edilemeyecektir.
Türkler söz konusu olduğundan kendi
değerlerini umursamayan, hukuk devleti ilkesini ve insan haklarını
görmemezlikten gelen bir AB ve haklarına sahip çıkmayı bilemeyen bir Türkiye karşı karşıya geldiğinde kaybeden ülke hep Türkiye'dir. Örneğin, 19.02.2009 tarihli Soysal kararı ile Almanya'ya giderek hizmet verecek Türklerden 2 aya kadar çalışmak için vize
istemeyeceği ortaya çıktığı halde Almanya 4 yıldır ciddi tek bir adım bile
atılmamıştır.
AB’nin en önemli sorunlarının başında
yasadışı göç gelmektedir. Geri Kabul Anlaşması ile Türkiye üzerinden gelenler
Türkiye’ye iade edilecektir. AB’nin sınırlarından sorumlu organizasyonu olan
FRONTEX’in 2012 yılı verilerine göre, AB’ne Yunanistan üzerinden 37.220, İtalya
ve Malta üzerinden ise 15.150 mülteci ve sığınmacı girmektedir. Özellikle
Yunanistan’a giren mülteci ve sığınmacıların tamamına yakınının ise Türkiye’den
kaçak olarak girdiği herkesçe bilinmektedir. Bu durumda Balkan ülkelerine,
Yunanistan’a ve kısmen İtalya’ya Türkiye üzerinden gittiklerini kabul ettiğimiz
takdirde yıllık –en düşük rakamla– 40-50bin civarında mülteci ve göçmen AB’ye
yasa dışı olarak Türkiye üzerinden girdiği kabul edilebilir. Her yıl bu
rakamların üst üste konulduğu bir mülteci sorunu Türkiye açısından önümüzdeki süreçte
en büyük sorun olacaktır. Ekonomik maliyetinin yıllık 3-5 milyar Doları
bulacağı, toplumsal ve siyasal maliyetinin ise tahmin bile edilemeyeceği bir
sürece adım atıyoruz.
Türkiye'nin AB'ye tam üyelik süreci aslında Geri Kabul Anlaşması büyük bir sekteye uğrayacak ve hatta bir daha gerçekleşmemek üzere kapanacaktır. Zira AB, Türkiye’den ancak tam
üyelikte karşılığı böyle külfetli bir anlaşmayı hem karşılıksız hem de masrafsız bir
şekilde elde etmiştir. Bundan sonra AB’nin Türkiye’den isteyebileceği başka bir
şey şimdilik de yoktur.
21 Ekim 2013 Pazartesi
Almanya İçin Vizesiz Giriş Hakkımız
24 Eylül 2013'de AB'nin Adalet(SİZ) Divanı [=ABA(sız)D] Demirkan davasıyla hukuku katleden siyasi bir karar vermişti. Bu sayede pasif hizmetin serbest dolaşımı kapsamında 76milyon Türk için vizesiz giriş hakkı gasp edilmişti. Ancak bu yeni karar daha önceki başka bir kararı unutturmamalıdır. 19 Şubat 2009 tarihli Soysal kararında Schengen vizesinin,
Türkler için yeni bir sınırlama ve bu yüzden de Katma Protokol m. 41/1’e aykırılık
teşkil ettiğine karar verilmişti. Böylece aktif hizmetin serbest dolaşımı kapsamında Türklerin vizesiz giriş hakkı geri dönülemez bir şekilde karara bağlanmıştı. Bu karar kapsamına hizmeti sunanlar ve bunların çalışanları (Dientsleistungserbringer) girmektedir. Bu konu uzun yıllardan
beri ABAD’ın kararlarına konu olmuş ve bu kararlar dikkate alındığında aktif hizmetin serbest dolaşımı
kapsamında olan hizmetlerin başlıcaları şunlardır [1]:
Televizyon yayınlarının iletimi, radyo ve televizyon prodüksiyonları, hukuki müşavir olarak çalışma, sigortacılık, kıymetli evrak hizmeti, ticareti ve aracılığı, iş bulma aracılığı, tıbbî tedaviler, hukuki danışmanlık, inşaat işlerinin yerine getirilmesi, turizm rehberliği, şans oyunları, reklâm, özel güvenlik hizmetleri, temizlik hizmetleri, hastane tedavileri, muhasebe alanında malî danışmanlık ve profesyonel sporcular.
2009'daki Soysal kararında sonra, Alman Dışişleri (28.04.2009) ve İçişleri Bakanlıkları (06.05.2009) tarafından çıkarılan genelgelerde[2] ve Almanya’nın Türkiye Büyükelçiliği tarafından hazırlanan bilgi notunda[3] iki aya kadar süre ile ikametle sınırlı olmak şartıyla aşağıda sayılan kişilerden vize istenmeyeceği ifade edilmişti. Ancak bu konuda hâlâ ciddi bir çalışma yapılmamaktadır. Özellikle Türkiye'nin pasif tutumu Almanya'nın hukuk devleti ilkesine karşı duyarsızlığını gözden kaçırmaktadır.
Almanya'nın bile açıkça ifade ettiği vizesiz giriş hakkı olan kişiler ise şunlardır:
Televizyon yayınlarının iletimi, radyo ve televizyon prodüksiyonları, hukuki müşavir olarak çalışma, sigortacılık, kıymetli evrak hizmeti, ticareti ve aracılığı, iş bulma aracılığı, tıbbî tedaviler, hukuki danışmanlık, inşaat işlerinin yerine getirilmesi, turizm rehberliği, şans oyunları, reklâm, özel güvenlik hizmetleri, temizlik hizmetleri, hastane tedavileri, muhasebe alanında malî danışmanlık ve profesyonel sporcular.
2009'daki Soysal kararında sonra, Alman Dışişleri (28.04.2009) ve İçişleri Bakanlıkları (06.05.2009) tarafından çıkarılan genelgelerde[2] ve Almanya’nın Türkiye Büyükelçiliği tarafından hazırlanan bilgi notunda[3] iki aya kadar süre ile ikametle sınırlı olmak şartıyla aşağıda sayılan kişilerden vize istenmeyeceği ifade edilmişti. Ancak bu konuda hâlâ ciddi bir çalışma yapılmamaktadır. Özellikle Türkiye'nin pasif tutumu Almanya'nın hukuk devleti ilkesine karşı duyarsızlığını gözden kaçırmaktadır.
Almanya'nın bile açıkça ifade ettiği vizesiz giriş hakkı olan kişiler ise şunlardır:
·
Türkiye’de yerleşik bir işverene
bağlı olarak aktif hizmetin sunulması kapsamında çalışan kişiler şunlardır:
§
Taşımacılık (yük veya insan) sektöründeki
şoförler ile deniz ve hava taşıma araçlarının ekiplerinde görevliler,
ve
§
Türkiye’deki yerleşik bu işveren
tarafından sağlanmış olan makine veya tesisat (inşaat işleri gibi) için bu
işverenin servis hizmetini (montaj, bakım ve tamir) yerine getiren kişiler
·
Herhangi bir işverene bağlı
olmaksızın aktif hizmet sunulması kapsamındaki kişiler şunlardır:
§
bilim insanları
§
sanatçılar,
ve
§
sporcular.
[2] Federal İçişleri Bakanlığının 6.5.2009 tarih ve MI3 – 125 156/148 sayılı federe devletlerin içişlerine gönderilen Soysal kararının vize zorunluğuna ekisi hakkındaki değerlendirme yazısını pdf formatında ulaşmak için bkz. http://www.migrationsrecht.net/, son yararlanma 10.2.2010).
[3] Almanya Büyükelçiliği’nin
bilgilendirme notu ve buna ilişkin 21 numaralı ve 05.06.2009 tarihli Basın
açıklaması için bkz. http://www.ankara.diplo.de/Vertretung/ankara/de/03/Archiv/2009__21__pressemitteilung__download,property=Daten.pdf , son yararlanma 18.01.2010).
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)